Halk; benimsediği yaşayış biçimini, yaktığı mânilerle ortaya koyuyor. Bu tavrını da, başlangıcından günümüze kadar geleneksel çizgi içinde sürdürüyor. Benimsenmeyen hiçbir şey, mânilere sokulmuyor. Yaklaşık 50 yıldır Söke’de pamuk ekilmesine rağmen, nedense bu ürün daha hiçbir mânide örneklenmiyor. Bu, ilgi çekici bir durumdur. Belki de mâni yakanlar için, geçen 50 yıllık zaman dilimi yetersizdir veya pamuk yetiştirme işi, mânilere girebilecek kadar olgunlaşmamıştır. Yoncadan yapılmış süpürge, yemiş (incir), pirinç, çimen, soyulmuş badem içi, marul, limon, erik, zeytin, hanımeli, karanfil, gül, elma, buğday, enginar, tere, keten, arpa, ayva, nar, bağ (üzüm), patlıcan, lahana, çayır, darı, kara dut, yaprak, portakal, armut, kaşak (saz), tütün, ekin, mazı, servi, kızılcık, meşe, kereviz, ot, gonca, mantar, asma, turfanda yemiş, sarı kavun, hardal, mısır, kayısı, sarmaşık, fıstık, biber, menekşe, mürdüme, kestane, karpuz gibi ürünler; Söke mânilerine gelip kurulmuştur. Çünkü halk, uzun zamandır bu ürünlerle iç içe yaşıyor. Demek ki mânici, henüz pamukta hayatına damga vurabilecek bir özellik yakalayamamış.
Eskiyen sacın atılması, kapıya kurban gönderilmesi, toz atan pabuçlar, uzun entari giyilmesi, al ata beyaz kolan takılması ve şehirde bu şekilde dolaşılması, geceleyin fener yakılması, sarı kurdele takılması, çeşme başında toplanmak, pencereden bakmak, döşekte yatmak, içi mermer döşeli kuyular, ceplerin yemişle dolu olması, al taşlı yüzük takmak, potinle dolaşmak, boynunda kravatlıyla evlenmeyi istemek, trene binmek, eşikli, sekili ve alçak duvarlı evlerde oturmak, döşekleri yüklüğe koymak, mor gırebi (tülbent) yellendirmek, ilkin büyüğün evlenmesi, önce muska takmak ve sonra doktora başvurmak, yâr yolunu beklemek, kızların tatlı dillerinin yılana bile baş eğdirmesi, altın güğümle suya gitmek, taşan cezveler, gergefte dokuma işiyle uğraşmak, kedi beslemek, bisikletle gezmek, kadife yorgan örtünmek, kız analarının büyüklenmesi, taşkın pınarlar, suya düşürülen mendiller, halkalı şeker atmak, el vurdukça inleyen tepsiler ve siniler, taksiyle dolaşmak, elmayı soyup sofraya koymak, buğday kurutmak, dalda süzülen yemişler, dalında açmış güllere sahip olmak, ata eyer vurmak, alçacık duvarlar, ateş yakmak için komşudan kül istemek, karyolada yatmak, kesme kakül bırakmak, altın tabakla pekmez sunmak, araya giren olumsuz sebepler yüzünden nişan çevresinin çürümesi, keklik avına çıkmak, öşür vermek, marul don, tefe vurmak, kuyuya bakır (kova) salıp su çekmek, kaşak (deli kargı, kamış) içinde yılan bulunması, askere yazılmak, gurbete çıkmak, terlikle dolaşmak, dolaptaki sabunlar, evlek evlek çift sürmek, Söke pazarına çıkmak, gökte uçan tayyareyi seyretmek, tütün dikmek, denizin kabarması ve Menderes’in taşmasıyla sel altında kalmak, öküzleri kaçırmak, ham demir işlemek, mantar toplamak, altın diş yaptırmak, Nazilli basması almak, kara üzüm asması, hışır zeytin yaprağı, altın hamayıl takınmak, beşibirlik takmak, konaklar yaptırmak, çapa yapmak, Allah’ın emrine boyun eğmek, eldeki divit kalem, davul çaldırmak, kara koyunu yüz etmek, erik beline çıkmak, lâle sümbül dikmek, aynalı şeker yemek, bakırları kalaylatmak, minarede duyulan ezan sesi, keşkek yemek ve dövdürmek, suda mısır haşlamak, aynalı tabaka sahibi olmak, kebaptaki kor izleri, sarı ipek sarmak, sürü sürü develer, kalaylı maşrapa (su tası), kırk yıl süren komşuluk, sürgülü demir kapılar, fötür şapka giymek, kadife yastık vb. daha önce yaşayan Sökelilerden geriye kalan, mânilerle günümüze kadar ulaştırılan, şimdi de özlemini çektiğimiz nastoljik işaretler değil midir?
Şimdi biz, yöremizde yakıştırma da denilen benzetmelerden hareketle bu mânilerde görülen, satır aralıklarında sıkışıp kalan Sökeliyi bulmaya, onu size tanıtmaya çalışacağız. Bu konuda da daha çok, mâni yakma ve okumada öne çıkan genç kız portresini çizeceğiz.
Bir kere Sökeli, yiğittir. İsteğine ulaşma konusunda hiçbir engel tanımaz. Oldukça gözü karadır. Sevdası uğruna, memleketi bile yakabilecek cesarettedir. Bu cesaretin temelinde, sadece sevgi yatar. Bazen bu sevgiler, rüyâlarla beslenir. “Sevdiğini almazsa”, kara toprağa bile girmeyecektir. Bu yolda, ölüme bile meydan okur.
Karşıda kara kedi
Ağzında keklik eti
Ayşe benim olmazsa
Yakarım memleketi
Topla Yunan tasını
Tut Kıbrıs’ın yasını
Ada bizim olacak
Ben gördüm rüyâsını
Sökeli’nin “özü sözü bir”dir. Gönlündekini de, dilinin ucuna geldiği şekilde söylemekten çekinmez. Bir noktada da söz söylediği kişiyle hesaplaşır, tehdit eder:
Dalda olur kayısı
Yere düşer yarısı
Alacaksan tezce al
Var alacak gayrısı
Sarı saman tozuyum
Derelerde kuzuyum
Tutma oğlan elimden
Ben bir Yörük kızıyım
Sevda çeken, yârinden ayrı olmanın ıstırabını yaşar. Bazen yakıştırma (benzetme) yaparak nazlanır ve karşısındakini iğneler, hatta bütün köyün oğlanlarını “ölmüş eşeğe” benzetir. Bu benzetmede sevilenin, sevene karşılık vermeyişi dile getirilirken, bir başka yerde de ona “dinsiz imansız” diye de çıkışılır. Sevilenin gönlü bir başkasında ise, bu defa beddua eder; onun kalkmaz döşeklerde yatmasını ister. Sır saklar, yâri gelecek diye yolları gözetler. Aceleyi sevmez. Birine gönül bağladıysa, bir başkasını sevmeyi haram olarak niteler. Yüze gülenden kaçar, kendisini kalpten sevene bağlanır. İyi gün dostu değildir, başkalarının ağzına bakmaz. Gurbette olan yâr için üzüntü çeker. Falcılardan, açılan falın gösterdiklerinden medet umar. Şıpsevdilikten hoşlanmaz. Bu tipleri de, “bulaşık tenceresi” olarak görür. Fikrini çeldirip gönlünü böyle olana bağlayacağına, kendisine yeni bir gül (yâr) bulur, ilkine de “güle güle” der, vefasız yâre de metelik vermez. Belki de vefasızın burnunu sürtmek için, herkesle gezmeye başlar. Rakiplerini sevmez, bazı çıkışlarına karşı şaşırsa da, onların “yaprak gibi kurumalarını” ister. Düşman (rakip) çatlatmayı sever. Onların karşısına da sevdiğiyle birlikte çıkar. Nazara inanır. Ara bozuculara, kendisini yârdan ayıranlara bedduaların en katmerlisini yapar: “Allah belânı versin, kendi girsin mezara, sürüm sürüm sürünsün, veremden kurtulmasın” gibi dileklerle, bu tavrını açıkça sergiler. Rakip, “altın hamayıl” bile olsa, onu asla boynuna takmaz.
“Hem güzel, hem işveli”dir. Ona karşı ilgisiz olan, ya ahmaktır, ya da deli. Alçakgönüllüdür, yâriyle dağları bile devirir. Ayrı düşüp kavuşunca, ya da sevdiği onun olunca “koç kurban adağını” keser. Nikahta keramet olduğuna inanır. “Turfanda yemiş gibi” güzel olan sevgilisi ile beraber olmak için, küçük yaşta da olsa nikah masasına oturur. Dünyanın kahrını, yalnızca “yâr” için çeker. Zaman zaman da hâlinden yakınır:
Bir serçe vurdum uçtu
Tüyü dağlardan aştı
İyiye tuzak kurdum
Bahtıma kötü düştü
Ayrılığa hiç dayanamaz. Ona göre ayrılık, “ölümden de beter” bir durumdur. Sevdiğinin bu yolda yaptığı cefadan hoşlanmaz, her şeye rağmen “son nefeste” bile, yârini görmeyi arzular. Dengine düşmeyince, kaderinden yakınır; “gözyaşı sile sile” birçok mendil de eskitir. Çünkü onun gözleri, “sevgiliyi” gördükten sonra “başkasına kâr etmez”. Çünkü sevgili, “bir tanedir, bir tane”. Velhasıl Sökeli genç kız; al yanak üstüne mor karanfil takar, o yanaktaki benleriyle de “sabah yıldızı” gibi, sevdiğinin ufkuna doğar.
Kaynana olunca; kızını, erkeklere vermeyince “kirli gömlekli karı” olur, “teyze” diye de anılır, “cadı kaynana”ya döner, “büsbütün yanması” bile istenirken, “gudurası gaynana” oluverir. Bazen da adı, “papaz”a çıkar. Zaman olur; sevenle sevileni yârdan ayıran “deli karı” diye de nitelendirilir. Ancak her zaman “ana” olur, dizinde kız büyütür.
Oyhan Hasan BILDIRKİ