
Bahtiyar Vahabzâde; “Bayatîler başka bir dilde yaratılamazdı. Az sözle büyük fikirler ifade eden şiir nev’ini yalnız zengin ve imkânlı dil yarabilir.” (1) diyor.
ŞENPAZAR MÂNİLERİ
Su gelir özden beri
Sürmeli gözden beri
Yâr sesini eşitmedim
Bıldırki güzden beri
Lâfı ezmek istemiyorum. Milyonlarca değerli çiçeğin sahibiyiz. Yanımızda, yöremizde, gün-akşam bütün türkülerimizde tomur tomur açan bu çiçeklerin farkında mısınız? Kurgusu basit, özü basit. Kelime sayısı da sınırlı. En çok üç cümle içine, koca bir dünyayı sığdırmışlar. Bir dörtlüğün daracık sınırları içine giriveren bu umman, bir söz tufanı oluyor, okyanuslar gibi açılıp, genişliyor.
İşte onlardan üç örnek. Kastamonu halk ağzı da; Şenpazar mânilerinde eğilip bükülüyor, fakat yine bu mânilerde, büründükleri anlam yükleriyle billurlaşıyor.
Mendilimiy ucuynan
Yakdın beni acıynan
Ayda bir selâm gönder
Datlu diliğ ucuynan
Talanın tuncuna gel
Kızların gencine gel
Cilve cümbüş istersen
Yatağın ucuna gel
Susadım su isterin
Su yolunu gösterin
Benim zorum su değil
Yâr yolunu gösterin
Ümitlerin, soruların, dileklerin, isteklerin en yüceleri onlarda gizlenmiyor mu, bayılıyorum. Her hâlde, yaratıcı gücü oldukça yüksek, dokunduğu kelimelere hem şiiriyet, hem de sihiriyet veren, onları mânâ teknesinde yoğuran, lokma lokma soframıza bırakan bir mühürdârla karşı karşıdayız.
Bu mühürdâr kim?
Bu mühürdâr...
Kim olacak?
Kıvrak, zengin, yaygın bir dille konuşan Türk milleti. Zira bu tür, Pekin’den Viyana’ya kadar, yalnız bizim edebiyatımızda görülüyor ve yalnız bizim dilimizde kıvamını buluyor.
Kıt’a imiş, rübaî imiş, nafile!
Şu iki mâni, bu ikisine cevap değil mi?
Hey luluma luluma
Su doldurdum tuluma
Mâni söylüyom diye
Köpek gibi uluma
Ev altında aşlama
Aşlamayı taşlama
Mâni söylüyom diye
B.. yemeye başlama
Doç. Dr. Mustafa E. Erkal’ın, Yeni Düşünce’nin “Dalya” sayısında, güzel bir cümlesi var: “Dil, hükümranlık hakkının göstergesi, milliyetin mührü ve kültürün sesidir.” Sanki mânilerimizin özü, bu cümlede gizli değil mi? Bakınız:
Ocak katında kaldım
İnce fikre daldım
Kapılar açıldıkça
Yâri geliyor sandım
Çaya sarkık ak taşlar
Gözümden akan yaşlar
Biz tutulduk sevdaya
Siz tutulman kardaşlar
Şu dağlar kara yanık
El uyur ben uyanık
Var mıdır benim gibi
Gençlikte bağrı yanık
İnce yağmur yağar mı
Buna yerler kanar mı
Sevdiğimin yüreği
Benim gibi yanar mı
“Kapılar açıldıkça” sevdaya tutulanlardan hangisinin yüreği yanmaz? Hangisi kavuşma, görüşme anını kaçırmamak için uyanık durmaz? Böyle zamanlarda göze, uyku mu girer?
Sözün özü, bir başkadır mânilerimiz. Onlarda çıkışmanın cesareti, söyleyiş ve tenkitte incelik, arzunun aşırısı, adamı gözünden okuma mahareti, sevginin delilikleri, askerliğin kavuşmadan önceki son ayrılık olması dileği, gururluyu taşlama gücü, kıskançlığın en güzeli salkım saçak gizlidir.
Bu çiçeklere doyum olmaz. Onları derleyelim, gün ışığına çıkaralım, kurutmayalım. Ne dersiniz?
Sıra sıra kirazlar
Acı deyip yemezler
Kör olası anneler
Oğlum evde demezler
Ocak katı delinsin
Kız sen taze gelinsin
Varsan dokuz kocaya
Son nikahta benimsin
Sarı seten giysene
Düğünlere gelsene
Benim sana yandığım
Gözlerimden bilsene
Uzun oluk bu muydu
İçindeki su muydu
Asker oldum gidiyom
Son ayrılık bu muydu
Şu gelen kimin oğlu
Pontulu yollu yollu
Selâm verdim almadı
Sanki padişah oğlu
Amudun dalına bak
Kopar da dadına bak
Beni beyenmez iken
Alduğun uyuza bak
Uzak yoldan geldiniz
Oturup dinlendiniz
Bircuk bircuk baş olmaz
Cümleten hoş geldiniz
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Türk Edebiyatı Dergisi-Eylül 1983 s.19