Sergilediğimiz örneklerden anlaşılacağı gibi, zengin bir edebiyatın çocuklarıyız. Bu zenginlik, dünden bu güne, yaşadığımız hayat tarzının sözlü veya yazılı edebiyatımıza yansıması, onlarda dal budak salarak boy atması, işlene, söylene gelişmesinden doğmuştur. Bir bakıma, millî hayatımızın her dönemi, yurt tuttuğumuz topraklarda oluşturduğumuz folklor ürünlerine, olanca gücüyle sinmiştir. Bu sinişte; ortaya çıkma ve zamana kafa tutma da vardır. Böylece yıllardır üzerinde yaşadığımız topraklar, yurt bildiğimiz eller, vatanlaşmıştır.
Sözün özü, milletimizin bütün hünerini, zekiliğini, bilineni gizleme yeteneğini, söz söylemedeki ustalığını, ortak düşünüş inceliğini görebildiğimiz, fakat henüz ülkemizde bu vadide yapılan plânlı ve geniş bir çalışmayı görememekten de üzüldüğümüz, edebiyat ürünlerimizden bir başkası, “bilmeceler”imizdir.
Hiç şüphesiz, millî kimliğimizin bir yönünü de, Türk zekâsının kıvraklığını, bilmecelerimizde bulmaktayız. Güzel söz söyleme sanatının sırrına eren atalarımız, destan, türkü, mâni derken, sırlı söz söyleyebilmeyi de başarmışlardır. Ve bu konuda da hiç zorlanmamışlar, sehl-i mümteni örneklerinin de en çarpıcılarını, günlük hayatımızdan aldıkları eşyalarla bize ulaştırmışlardır. Söyleyişteki, soruştaki basitlik, kolay gibi görünse bile, -yapma bilmecelerin ne kadar ömürsüz olduğunu hep biliriz- işin içine daldığımızda, bunun hiç de öyle olmadığını görürüz. Ay’ı, şu örnektekinden daha basit, daha çarpıcı bir üslupla nasıl anlatabiliriz?
“Gökte açık pencere, kalaylı bir tencere.”
Bu, manzum söyleyiş özelliklerini de peşinde taşıyan, o zamandan bu zamana getirebilen bilmecede, neler var, neler yok, değil mi? Gerçekten de ay, dolunay haline geldiğinde, kalaylı bir tencereye benzemiyor mu? Gerçekten de ay, bu durumda iken, bizi kuşatan göğün, açık penceresi gibi durmuyor mu?
Biz, yukarıdaki bilmeceleri, 1971 yılının Aralık ayında, ilk öğrencilerimizin gayretiyle, ilk ağızlara kadar giderek, Kastamonu’nun Şenpazar ilçesinden derledik. Burada, bu öğrencilerimi anmadan geçemeyeceğim. Çünkü, yukarıdaki bilmecelerin asıl sahipleri onlardır: Bayram Özkan, Hüseyin Ay, Mehmet Eryılmaz, Cemal Çelik, Hikmet Gün, Gönül Coşkuner, Mustafa Kurban, Mehmet Doğmuş, Ali Çağdaş, Ahmet Özer, Muharrem Boğazkaya, Recep Gündoğan, A. Rıza Coşkun, Hüseyin Bekiroğlu, Nükhet Yıldız, Cemalettin Şen, Kemal Öğretici, Mustafa Özşiray, Cemal Doğmuş, Recep Gök, Ferhat Cin, M. Kazım Eryılmaz, Osman Uğur, Mehmet Seçkin, Tuncer Coşkuner, Hüseyin Kaya, Müyesser Ertem ve Ziya Kılıç.
Derlenen bu bilmecelerden, belki birkaçı, diğer bölgelerimizde de aynen tekrarlanmaktadır. Bu, neyi değiştirir ki? Varsın, cümle bilmecelerimiz, bütün bölgelerimizde bilinsin, sorulsun, cevaplandırılsın. Bizim de asıl amacımız, budur. Yoksa, bin bir emekle derlediğimiz, karşılıklarını da alfabetik sıraya göre dizdiğimiz bu bilmecelerin hiçbirini, yayınlama, gün ışığına çıkarma yoluna gitmezdik. Ama, buna gönlümüz razı olmadı. Daima onu bilir, onu söylerim: Vatan, biraz da kültür demektir.
Bu bilmecelerde, yaşanılan çevrenin derin etkilerini görüyoruz. Bu çevrede, sık sık görülen ceviz, değirmen, güneş, deniz, sis, kar, tüfek, ayva, nar gibi kavramların yanında, kendisinden korkulan veya sırrına ulaşılamayan bazı varlıklar, “yılan, kuş sütü” gibi, bu bilmecelere de etki götürmüşlerdir. Günlük hayatın güçlükleri, merakları, sevinçleri, velhasıl her şeyi, bu bilmecelerde gizlidir.
Ülkemizin hemen her yerinde, ufak tefek değişikliklerle söylenegelen bilmeceler için, “mesel, metel, masal, tapmaca, bulmaca, bildirmece” gibi terimler kullanılmaktadır.
Şükrü Elçin; yayınladığı, TÜRK BİLMECELERİ (1000 Temel Eser, 1970) adlı kitabında, bilmeceyi; “Tabiat unsurları ile bu unsurlara bağlı hadiseleri; insan, hayvan ve bitki gibi canlıları; eşyayı; akıl, zekâ ve güzellik nevinden mücerret kavramlarla dinî konu ve motifleri vb. kapalı bir şekilde, yakın-uzak münasebetler ve çağrışımlarla düşünce, muhakeme ve dikkatimize aksettirerek bulmayı hedef tutan kalıplaşmış sözlerdir.” diye tanımlarken, Pertev N. Boratav ve İlhan Başgöz, birlikte yazdıkları “Türk Halk Bilmeceleri”(1) başlıklı yazılarında bilmeceler için; “Bilmece, çözüm bekleyen küçük bir sorunun, kalıplaşmış şiirsel bir şekilde ifadesinden meydana gelen bir sözlü edebiyat türüdür.” demektedirler.
Bu tarifleri, yukarıdaki örneklerle beraber, daha sonra göreceğimiz “Söke’de Söylenen Bilmeceler”deki örnekler de doğrulamaktadır.
Hemen her toplulukta, bilmeceyi soran kişi, şayet sorduğunun karşılığını alamazsa, cevabı vermek için, önce çeşitli is-teklerde bulunur. İsteklerini aldıkça, istedikleri karşılığında cevabı verir. Olmazsa korkutur veya beddua eder. Buna, “cezalandırma” denir. Bu da, şu şekildeki sözlerle yapılır:
“Ya bunu bileceksin, ya on iki güzel vereceksin.”
“Bilen bilsin, bilmeyen on köyün camisini versin.”
“Ya bunu bileceksin, ya bu gece öleceksin.”
“Bilen bilsin, bilmeyen asılsın ölsün!”
Bazen de karşıda güç durumda kalan, meselin cevabını veremeyen kızdırılır:
“Yemiş yaprağı kart kart,
Ağzına edeyim cart cart!”
Öyle veya böyle! Bizim öz malımız olan bilmecelerimiz, her şeyiyle çok, çok güzeldir.
Ne yapıp etmeli, onlardan da, bütün alanlarda faydalanma yollarını bulmalıyız.
Oyhan Hasan BILDIRKİ
(1)FOLKLORA DOĞRU DERGİSİ, Aralık 1974, Sayı: 37, Sayfa: 2