Powered by Bravenet Bravenet Blog

Resimler

journal photo

Tag Board

html: a la verga todas mujeres del distrito federaldomex las vamos a violarhttp://www.youtube.com/watch?v=qTjXP1r3Cr4&feature=related musica para violar para burdel
hola: A más tardar el Lunes 7 nos pondremos en contacto para informarte sobre tu petición, registrada con el número de referencia 173715
el Martes 9 nos pondremos en contacto para informarte sobre tu petición, registrada con el número de: el Martes 9 nos pondremos en contacto para informarte sobre tu petición, registrada con el número de referencia 160499
abc: oooooooooooohh
Oyhan Hasan bıldırki: Gölgelice Kaba AğaçGölgelice kaba ağaç,Kerem dibinde konakladı mı?Kalem kaşlı Han Aslı uğruna,Ah vah edip ağladı mı?Gölgelice kaba ağaç,Ferhat sana uğradı mı?Yavru ceylan Şirin için,Külüngünü salladı mı?Gölgelice kaba ağaç,Karacaoğlan’ı bildin mi?Onca güzel, bunca Suna adına,Yanık türkülerini dinledin mi?Gölgelice kaba ağaç,Miskin Yunus’u tanır mısın?Erenler, evliyâlar aşkına,Çiçek çiçek yanar mısın?Gölgelice kaba ağaç,Gönlümde tufan
antes: los comisionados está en todas las dependencias del gobierno y a esto se llama gobernar
antes: dice Zeferino de los maestros con comisión sindical ladrones rivero chanona solan aarellano todo lo que roban a la seg a bienes raices fraudentas estan en todas las dependencias, no sólo en la SEG, señala el gobernador
En Güzel Aşk Şiirleri: Karanfil katmer olsaSevdiğim esmer olsaO güzelin yolunaBu canım kurban olsa Karanfilim süt beyazAyrı düştük biz bu yazBeraberce yazladıkKışın ayırdı papaz Karanfilim mor banaNe bakarsın hor banaSen ettiğinden utanBulunmaz mı yâr bana
rivero chanona: Bravenet Tag Boardhttp://mail.math.unam.mx/informacion/index-directorio.html: http://mail.math.unam.mx/informacion/index-directorio.html http://mail.math.unam.mx: http://mail.math.unam.mxhttp://www.matem.unam.mx/servicios/computo/SSH/index-ssh.html Carlos Rivero Chanona, entrañable amigo, me dijo una vez, a propósito de la inminente hampon lacra d: Carlos Rivero Chanona, entrañable amigo, me dijo una vez, a propósito de la inminente hampon lacra de familia solana arellano complice hembra ma
Zeki KEMİKLİOĞLU: Efelerin dilinden efeler anlar.
Sarızeybek: İyi günler efendim. Uğradım, geçtim sadece.

Please type in the four characters shown in the black box.

14/12/2007

00:03:16

Söylemez Sultan (Söke)

SÖYLEMEZ SULTAN (Söke)
Oyhan Hasan BILDIRKİ
 
       Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde, bir padişahın, bir oğlu varmış. Gününü gün eder, hiç bir iş tutmazmış. Sarayın önünden gelip geçenlerle, körpedir, yaşlıdır demez, önüne gelenle alay edermiş. Şehzade olduğu için mi ne hiç kimse, ona bir şey diyemezmiş.
       Günlerden bir gün, bu şehzade, pencereden dışarıya bakıyormuş. Bu sırada yaşlıca bir kadın, elinde güğümü, sarayın önündeki çeşmeye, su doldurmak için gelmiş. Musluğa, testisini dayamış. Tam bu sırada, aklı havada, gönlü eğlencede olan Şehzade, attığı bir taşla, yaşlı kadıncağızın testisini kırmaz mı?
       Yaşlı kadın küplere binmiş. Binmiş ya, öfkesini kusacak birini ararken, bir de bakmış, penceredeki şehzadeyi görmüş. İçini çekmiş, söylemiş;
       - Dilerim Allah’tan, Söylemez Sultan’a aşık olur da, derdine yanıp tutuşursun!
       Demiş, demesine ya, durmamış, oradan ayrılıp gitmiş.
       Zaman, su gibi akmış. Günler gelip geçmiş.
       Geçmiş ya?
       Şehzade’nin de içi yanmaya, gönlü tutuşmaya başlamış. Derken de, Söylemez Sultan’a aşık olmuş. Yemeden ve içmeden kesilmiş. Bir deri, bir kemik kalmış. Yüreğindeki bu sırla yanmış, kavrulmuş. Padişah baba, biricik oğlunun, gözünün bebeğinin gün geçtikçe zayıfladığını görmüş. Sorup soruşturmuş ama, ne akranlarından(1) , ne yâranlarından, ne de başkalarından bir karşılık da alamamış. Baba yüreğidir bu, taş değil ya, yufka gibi olmuş, dayanamamış. Bir gün, oğlunu karşısına alıp sormuş:
       - Gözümün bebeği, gönlümün umudu, biricik şehzadem! Senin bir derdin var. Bunu, her halinden anlıyorum. Etten, kemiğe dönmektesin. Başkalarını bilemem ama, derdinin çaresini, bilirse bir baban bilir. Derdini saklama! Söyle bana!
       Der demez, padişahtan arka bulan Şehzade:
       - Ben, Söylemez Sultan’a aşık oldum, demiş.
       - Söylemez Sultan, kimmiş? Onu nerede gördün?
       - Görmedim. İşittim!
       - Görmeden, insan birine aşık olur mu?
       - Ben oldum, baba! Eğer iznin olursa, bana da destur verirsen(2) , onu aramaya çıkacağım.
       - Ya sarayım, tahtım?
       - Taht da, saray da, şayet onu bulamazsam, bana haram olsun!
       - Aşığın gözü kördür, derler. Bilirim. Var bakalım, sen de gönlünün umuduna yürü. Dileğinin zorlu ilmeğinde(3) örselen. Fakat küçücüksün, ufacıksın. Yol bilmez, iz de süremezsin. Yanına birkaç muhafız vereyim. Seni, öyle yolcu edeyim.
       Şehzade, muhafız, kılavuz istememiş. Ertesi gün, yola düzülmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sel gibi de akmış, yel gibi de uçmuş. Günün birinde, bir köye yolu düşmüş. Köyün girişindeki ulu bir ağacın dibinde oturan ihtiyara rastlamış. Ona selâm vermiş, ondan selâm almış.
       İhtiyar;
       - Nereden geliyor, nereye gidiyorsun oğul? demiş.
       - Kafdağı’nın ötesinden bu yana, umudumun ufkuna geliyorum... Dertliyim, baba!
       - Derdini söylemeyen, dermanını bulamaz.
       - Söylemez Sultan’ı arıyorum.
       - Senden önce de onu, dal gibi, fidan gibi çok delikanlılar aradı. Fakat görüşemediler.
       - Siz, bana bir iyilik yapın. Onu biliyor, tanıyorsanız, bana yerini söyleyin.
       - Ne yapacaksın?
       - Onunla evleneceğim.
       - Başına felâket gelir!
       - Neden?
       - O sultan, hiç konuşmaz. Onu, diğerleri gibi sen de konuşturamazsan, seni öldürürler. Sana da yazık olur. Bir çok delikanlılar, onun uğruna yok yere ölüme gittiler.
       - Bir eksik, bir fazla! Bundan ne çıkar? Benim içim yanıyor baba. Bana yol göster. 
       İhtiyar ayaklanıp(4) , köyün yakınındaki evine götürür Şehzade’yi. Sofra kurulur, yerler içerler.
       Şehzade’yi yolcu eden ihtiyar;
       - Daha üç şehir geçeceksin, dördüncü şehre varınca, parıl parıl yanan, çevresini aydınlatan bir saray göreceksin. O sarayda, aradığını bulacaksın. Bu, felâketin de olur, saadetin de olur. Sana canım ısındı, kanım kaynadı. Seni gözüm tuttu. Al, bu papağanı. Yolda sana yük olmaz. Sıkıştığın zaman sana yardım eder, demiş.
       Gün kaybolur, ay doğarmış.
       Günler de, günleri kovalarmış.
       Derken, Şehzade, dördüncü şehre gelmiş. Varıp padişahın huzuruna çıkmış.
       Padişah;
       - Delikanlı, dileğin nedir? demiş.
       - Kızınızla evlenmek istiyorum.
       - Demek onca yolu, bu uğurda göze aldın?
       - Evet!
       - Baştan söyleyeyim. Daha sonra, bin dereden su getirip de yok duymadıydım, yok işitmediydim demeyesin. Benim de, bazı şartlarım vardır. Kızım, hiç konuşmaz, gülmez. Onu güldürecek ve konuşturacaksın. Bunu başardığın gün, dünyalar incisi kızım senindir. Yok, eğer başaramazsan, seni de, konusunda ün salmış, nice kelleler kopararak nam almış cellatlarıma teslim eder, işini bitirtirim.
       Şehzade bu ya, ucuz lâfa pabuç mu bırakır?
       Korkusuz;
       - Her şeye razıyım, demiş.
       Yorgundur diye, onca yoldan geldi diye de, o gece, muhteşem sarayda ağırlanmış. Ölçüp tartmış. İnce fikre dalmış. Sabahı beklemiş. Derdini, papağana anlatmış.
       Papağan dile gelmiş, söylemiş:
       - Gün ola, harman ola!
       Ertesi gün, papağanı ile birlikte, kızın sarayına varmış. Bekletmemişler, onu da, hemen sultanın yanına götürmüşler. Sultan da, ay parçası, nur pınarı gibi karşısına çıkmış.
       Şehzade, papağanına;
       - Bana bir masal anlat, demiş.
       Papağan dile gelmiş, anlatmış:
       - Bir marangoz, bir kuyumcu, bir terzi ve bir hoca varmış. Vaktin birinde bunlar, beraberce yola çıkmışlar. Gece olunca, nöbetleşe nöbet tutmuşlar. Önce marangoz, nöbet tutma sırasını almış. Vakit geçirmek için, tahtadan bir bebek yapmış. Sonra terzi, nöbeti almış. Tahta bebeğe güzel bir elbise dikmiş. Daha sonra kuyumcu, bu bebeği ender bulunur mücevherle süslemiş. Sıra hocaya gelmiş. Hoca da, Allah’a duâ ederek, bebeğe can istemiş. Allah, hocanın duâsını kabul etmiş. Sabah olmuş, diğerleri de uyanmışlar. Hocanın yanında, dünyalar güzeli bir kız görmüşler. O kız, parlak aydan bile güzelmiş. Marangoz, bu kız benim demiş. Terzi, hayır benim demiş. Kuyumcu da durur mu? O da ayak diretmiş, siz kim oluyorsunuz? Bu kız, benimdir demiş.
       Bu noktada papağan, az susmuş, birazcık beklemiş. Şehzade’ye dönüp sormuş:
       - Bu kız, kimindir?
       Şehzade, atılmış:
       - Marangozundur!
       Papağan üste çıkmış, tekrar demiş:
       - Terzinindir!
       Yok onundur, yok bunundur derken, aralarında bir kavga başlamış. Gürültüler ayyuka çıkmış(5) . Odaya padişah ve adamları girmiş. Tartışmaya onlar da katılmışlar. Bu kavgadan sıkılan Söylemez Sultan, araya girmek için (6)  dile gelmiş, söylemiş;
       - Bu kız, hocanındır! demiş.
       Alkış, tufan! Sarayda sanki yer, yerinden oynamış. Her yana muştucu tellallar çıkarılmış. Düğünümüz var diye.
       Yalanım varsa, kör olayım. Ben de o düğüne çağrılıydım. İşte bakın, heybemde üç tane elma getirdim. Biri bu çağrıyı duyana, biri o düğüne gidene, biri de şu masalı size anlatana.
       Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
 
       Oyhan Hasan BILDIRKİ
 
       (1) Aynı yaşta olanlarından.
       (2) İzin verirsen.
       (3) Düğümünde.
       (4) Kalkıp yürümek.
       (5) Yeri göğü kaplamış.
       (6) Yatıştırmak için.
0 Yorum Yaz.

There are no comments to this entry.

Post New Comment

 BraveJournal Member Non-Member
No Smilies More Smilies »
Please type the letters you see